4 + 4 + 4 = ANLAMSIZ BİR BOŞLUK

Bir süre önce sessiz sedasız şekilde Arapça’nın 4. sınıf sonrasında seçmeli yapancı dil dersi olduğunu ÇOCUKLARIMIN ARAPÇA ÖĞRENMESİNİ İS-TE-Mİ-YORUM! diyerek yazmıştım. O yazıyı yazarken klavye başına Arapça’nın zorunlu yabancı dil olduğu yanılsamasıyla oturmuş, yazıyı yayınladıktan sonra seçmeli ders olduğunu öğrenmiştim. Yine de bunun sistemli ve sinsi bir planın parçası olduğu konusunda ısrar etmiştim.

Yazı öyle çok okunmadı ama nedense bu sistemi destekleyenlerin yorumları çok ilginçti, hakarete varan, içi kötülük dolu  ifadeler içeriyordu. Okumanızı tavsiye ederim.

Ne yazık ki, bu 4 + 4 + 4 benim haklı olduğumu gösteriyor. Yine, bir kere daha sanki iyi bir şey yapılıyormuş gibi gösterilerek aslında uzun vadede zararı büyük olacak bir girişimin temeli güya benim de irademi temsil eden TBBMM’de bugün atılacak.

Görünüşte sekiz yıl olan temel, zorunlu eğitim on iki yıla çıkarılıyor. Ancak bu sisteme göre öğrenciye örgün eğitime dördüncü sınıf sonrasında devam etmeme, isteği halinde açık, dışarıdan devam edebilme seçeneği sunuluyor. Şimdi soruyorum: Bu kimin, neye dayalı isteği olacaktır?

Bilen biliyor, iki çocuğum var benim. Biri 10 yaşında ve bu yıl dördüncü sınıfa gidiyor. Buna göre benim çocuğum mu önümüzdeki yıl örgün eğitimime mi yoksa açıktan okula mı ya da ne bileyim bir başka alternatif üzerinden eğitimine mi devam edeceğine karar verecek? Güldürmeyin beni, tabii ki de biz ebeveynleri karar vereceğiz buna. Bir düşünün şimdi kaçta kaçınız lise sonrası üniversite seçiminizi sadece ve sadece kendi isteklerinizi göz önünde bulundurarak yaptınız? Kendinizin sandığınız seçimlerinizde bile ebeveynlerinizin yoğun bir etkisi vardı, kabul edin.

Hadi bunu bir tarafa bırakalım, okulda okuduğunuz seçmeli dersleri kim seçti? Onda anne ve babanızın haberi bile olmadı değil mi? Okul yönetimi ne seçtiyse ya da hangi seçmeli dersin öğretmeni varsa onu seçtik. Misal benim Anadolu Lisesi’nde birinci yabancı dilim İngilizce’ydi, ikinci yabancı dil olarak bütün okul Almanca’yı seçtik. Kimse  istese bile o zaman seçmeli ders  listesinde olmasına karşın Fransızca seçemedi.

Önümüzdeki yıl çok şey değişecek, emin olabilirsiniz. 

1) Devlet okullarında verilen seçmeli yabancı dil dersi hızla Arapça’ya dönüşecek. Yukarıda bahsettiğim yazıya gelen yorumlardan öğrendiğim kadarıyla Arapça yeni dünyanın yükselen değeriymiş. Doğaldır ki çocuklarımız bu nimetten yoksun bırakılmayacaklar.

2) Seçmeli yabancı dilin haftada on saat okutulduğu yeni özel okullar açılacak.

3) Dördüncü yılın sonunda örgün eğitime devam eden kız çocuklarının sayısında dramatik bir düşüş yaşanacak.

Ben 5 (ilkokul) + 7 (lise) + 6 (üniversite) + 4 (tıpta uzmanlık) = 22 yıllık eğitim almış, onların nezdinde aklı kıt sınıfından bir kadın olarak şimdilik bu kadarını öngörebiliyorum. İçimden bir ses nedense, arkadan gelecek daha bir çok adım olduğunu söylüyor. İçimdeki sese güvenirim ama bu sefer gerçekten yanılmak istiyorum.

Yayınlandı: on 23 Şubat 2012 at 10:02  Yorumlar (3)  
Tags: , ,

KADINLAR DEKAMERONU / Julia VOZNESENSKAYA

Bir kitap düşünün ki, yeniyetmelik zamanlarınızda arkadaşlarınızla elden ele dolaştırarak okumuşsunuz. Üzerinden yirmi küsur yıl geçmiş olsun. Orta yaşa doğru ilerlerken o günlerden arkadaşlarınızla hala görüşüyorsunuz. Çocukluğunuzdan kalma arkadaşlarınızı bugüne taşımanız, çok sık olmasa da çocuklarınızın zaman zaman arkadaşlık etmesi bu zamanda, bu nasıl bir şanstır böyle!

Artık birincil tekil şahısa geçme zamanı…

Benim geçmişten bugüne benimle gelen arkadaşlarım var. Birbirimizin çocukluklarını, en aptal saptal hallerini biliyoruz. Birimizin deyimiyle, bir aradayken kimselerin yanında olmadığımız kadar kendi halimizde, çıplak olabilme cesaretini gösteriyoruz.

Bu kitabı ortaokuldayken okumuştuk ve bizde neler bıraktıysa bilemiyorum, şimdilerde arkadaşlarımdan biri ile o kitaptan yola çıkarak bambaşka projelerin hayallerini kuruyoruz.

Kadınlar Dekameronu’nu okuyalı çok zaman oldu. Bundan sonra yazacaklarım o günlerden kalan tortular. O sebepten, ola ki biriniz yazdıklarımın aksini ya da çarpıtılmış olduğunu iddia edecek olursa kabulümdür.

Haydi, lafı daha fazla uzatmayayım da artık kitaba giriş yapayım.

Kitabın başında ve kitap arkasında şöyle yazıyor:

Bu kitapta Leningrad’da bir bir kliniğin doğum servisinde yatan ve az önce hastanenin karantina altına alındığını ve bu duvarlara on gün daha dayanmak zorunda olduğunu öğrenen on kadından söz edilmektedir.

Derken içlerinden birinin aklına Floransalı bir ozanın kaleminden çıkan ve gerçek mi efsane mi olduğu hâlâ tartışılan bir olayı tekrarlamak gelir.

On gün süreyle birbirlerine öyküler anlatacaklardır.

Yaşamları, erkekler, aşk, kısaca bugünün kadınını ilgilendiren her şey üzerine öyküler.

Bu teklif herkesin hoşuna gider ve bu on gün içinde birbirlerine 100 değişik öykü anlatırlar.

İsteyen okuyucu kısa özetleri okuyarak bu öykülerin içerikleri hakkında fikir edinebilir, ama vakit bulup tüm öyküleri teker teker okursa alacağı keyif büyük olacaktır.

Öyküler şu başlıklar altında toplanmış:

-         İlk Aşk

-         Baştan Çıkarılanlar ve Terk Edilenler Üzerine

-         Komik Durumlarda Sevişmek Üzerine

-         Halk Dilinde Cadı, Canavar, Lanet Diye Adlandırılan Alçak Kadınlar Üzerine

-         İhanet ve Kıskançlık Üzerine

-         Sapıklar ve Kurbanlar Üzerine

-         Para ve Bazen Nelere Yol Açtığı Üzerine

-         İntikam Üzerine

-         Asil Kalpler Üzerine

-         Mutluluk Üzerine

Başlıklar gayet çekici değil mi?

Şöyle söyleyeyim, benim aklımda kaldığına göre, okuyup bitirdiğinizde o dönemin SSCB’sinin profili ortaya çıkıyordu.

Eğer okursanız, sakın basit artimetik işlemlerle o sıralarda kaç yaşımızda olduğumuzu hesaplamaya filan kalkmayın. Elde edeceğiniz sayının sizin için hiçbir yararı olmaz zira benzer zamanlarda “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği”ni okuyup tartışan, ancak onbeşinde çocuklardık.

Dediğim gibi elden ele okuduğumuz birçok kitaptan biriydi. Hatırladığım bizim okuduğumuzun Alfa Yayınları’nın bir baskısının olduğuydu. Bu eski kitabın baskısının olup olmadığı konusunda endişeliydim. Pencere Yayınları’ndan yeni baskısı 2009 yılında yapılmış. Kapağı da çok çekici ve güzel. İnternetten buldum ve aldım.

Sözüme güvenin ve okuyun, göreceksiniz değecek.

BİSCOLATA ve MASA BACAĞI

Dün akşam bir yemekteydim. Masanın genel kompozisyonu birbirini bir şekilde tanıyan ama öyle çok da samimi olmayan insanlardan oluşuyordu. Bir iş yemeği işte…Yemeği yemek olarak değerlendirmeyi sonraya bırakıyorum. Uzun bir masada kendi alanlarında profesyonel (kısmen de olsa deşifre etmemek için alan belirtemiyorum) insanlar oturuyordu. Ben masanın bana göre sol tarafına daha yakınca, ortasında oturuyordum. Sağımda kalan yarısında muhabbet ağır gibiydi, bir de o kısımla aram iş arkadaşlarımdan biri girmişti. Mecburen sol taraftaki sohbete dahil oldum.

Laf nasıl döndü dolaştı bilemiyorum, Biscolata reklamlarına geldi. Ben bir kere seyretmiş ve ilgilenmemiştim. Sonrasında kadınlar arasında popülaritesini fark ettikten sonra bir kere daha dikkatle seyrettim ve oluşturduğu etki bana pek manasız geldi. Biliyorum, hiç inandırıcı değil ama gerçek bu. Yapacak bir şey yok. Açıkcası ben bu reklamdan etkilenen kadınların sayısının da çok olmadığını düşünüyorum.

Masadaki bayanlardan biri, “Bence çok iyi oldu, bir çağ kapandı,”  dedi.

“Nasıl yani?” diye sorduk.

“Bu reklamla kadın bedeninin metalaştırılması son buldu ve erkek bedeni ilk kez metalaştı,” dedi.

Hak verdik. Konuşmanın buraya kadar olan kısmına masadaki erkekler dahil değildi. Ne zamanki bayanlardan biri, “Bazı Bicolata reklamlarında Türk erkekleri de oynuyormuş,” dedi. Erkekler derhal artık ne hakkında konuşuyorlarsa sustular, bir sessizlik oldu. Hanımefendi devam etti, “Masa bacağı olarak…”

Bayanlar güldü, erkekler de güldü ama kahkahaların şiddeti görece daha düşüktü.

Bu da böyle bir şeydi. Öyle yani…

Benden siz kıyak, alın bir kere de buradan seyredin. Biscolata Pia- Egzotik…

http://www.youtube.com/watch?v=zNvP6OHCn7E

 

P.S. 1 Bu yazı nereden çıktı derseniz…Valla baktım iş yapan bloglarda böyle işe yaramaz yazılar ve bir sürü fotoğraf video filan var. Bir süre böyle takılmaya karar verdim. Bu arada belirtmeliyim, Biscolata ile aramda hiçbir çıkar ilişkisi yoktur. Zaten bana da ihtiyaçları olmadığını düşünüyorum.

P.S.2 Ben ne yapayım, yazı geliyor beni buluyor… :)

Yayınlandı: on 18 Şubat 2012 at 15:12  Yorumlar (5)  
Tags: ,

BALANS

İşte bakın, blogdan ikinci uzaklaşma denememde de kısmen başarısız oldum. N’apalım, bunları yazmazsam, size anlatmazsam çatlardım. Blog yazmak bir çeşit balans ayarı yapmak gibi bir şeymiş.

Birincisi, dün Okan Bayülgen’in programına çıkan blogger kadınlar beni baydı. Bir kere hemen hepsinin profili benzerdi. Devletşah hariç. Belki de bir arkadaşım zamanında benim blogumu Devletşah’a benzettiği için ona karşı yanlı davranıyor olabilirim. Neyse bundan sonra ortak noktamız onunla çok fazla kalmayacak, çünkü defterime artık çok az yemek tarifi yazacağım. Yine de söylemeliyim en iyi konuşan Devletşah’tı. www.ikonjane.com blogunun sahibi bence fazla hem de çok fazla profesyoneldi. Bloggerlığın amatör ruhu çok gerilerde kalmış gibime geldi.

Neyse, ben biliyorum ki oraya çıkanlardan çok daha iyi yazan ve bunu sadece kendi için yapan, blogu üzerinden kazanacağı parayı düşünmeyen bir sürü kadın blogcu var. Okan Bayülgen’in talihsizliği bu kadınları, sanki kadınlar sadece moda veya yemek yazabilirmiş gibi oraya çıkarmış olması. Balansı bozuk bir programdı anlayacağınız.

İkinci balans olayı gerçekten komikti. Şöyle ki, Bizim evin girişinde ayakkabı çıkardığımız, vestiyerin olduğu bir yer var. Vestiyeri göz ardı edersek evimizin en güzel yerlerinden biri diyebiliriz orası için. Çünkü asma tavanı ve tavana gömülü her kenarda birer adet olmak üzere dört adet spot ışığı var-dı. Uzun zamandır iki tane ile idare ediyorduk. İksi epey zaman önce patlamıştı. Geçen hafta ikinin biri de gidince tek göze kaldık.

Dün akşam spot lamba almak üzere önce Bauhaus’a gittik. Koca Bauhaus’ta bulamadık. Görevli yüzümüze bakmadan “Artık bunlardan yok,” dedi. İşte en korktuğum şeylerden biri. Modeli geçmiş, belki de artık üretilmeyen bir ürün vardı elimizde. Öyle olur ya…Uzun zamandır kullandığınız, hiç de değiştirmeyi düşünmediğiniz bir şey ansızın bozulur, tamir ettirmek istediğinizde diyelim ki bu bir yere monteedilen bir şey olsun, kel alaka bir sürü şeyi onunla bağlantılı değiştirmek zorunda kalırsınız.

Sonrasında bir de Carrefour’a bakalım dedik. Ben önden kızla avize, elektrikli eşyalar kısmına gittim. Görevli filan yoktu. Bekledim. Sonra yanımdan geçen bir görevliye reyonla ilgilenen kişiyi sordum. Ben yardımcı olmaya çalışayım, dedi. Elimdeki spot ampülün kenarında silik şekilde 50W, 230 V yazdığını okuyabilmiştim. O da baktı baktı, bir şeyler geveledi. Dayanamadım, anlaşıldı siz de en az benim kadar çakozlamıyorsunuz bu işten, dedim. Dediğimi de anlamadı. İki olumsuzu bir cümlede kullandığım için mi anlamadınız, diye sordum. Ben işime döneyim, deyip mobilya reyonuna yöneldi. O arada Bizim Bey’le oğlan geldiler. Ben kenardaki yazıları Bizim Bey’e okutmaya çalışırken de reyon ilgilisi, beni siz mi çağırttırdınız, diyerek geldi. Hep birlikte spotlara bakmaya başladık.

Adam, balanslı mı, diye sordu. O ne ki, diye cevap verdik. Bunlar balanslı, diyerek bir takım lambaları gösterdi. Balanssız herhalde, dedim. Bizim Bey, bilmiyoruz balanslı olup olmadığını, dedi. Adam, balanslı olsaydı kolaydı, dedi. Artık bunlardan bulunmuyor mu, diye sordum. Balanssız zor bulunur, dedi. Belki de balanslıdır, dedim. Açınca ışık giderek kuvvaetleniyor mu, diye sordu. Yok, açıyorsun yanıyor, dedim. Balanslı da alamazsınız siz şimdi, dedi. Eee…n’olacak, diye sorduk. Elektrikçilere sorun, dedi. Balanssız belki bulursunuz.

Carregour ve Bauhaus’ta bulamadığımız ampülü mahalle elektirkçisinde bulmamız hiç de inandırıcı gelmedi. Elimizde spot lambamız hayallerimiz yıkılmış bir şekilde Carrefour’dan çıkarken Bizim Bey söyleniyordu, başlıycam sana da balansına da…

Yayınlandı: on 17 Şubat 2012 at 10:54  Yorumlar (9)  
Tags: , , , , ,

PLAN, PROGRAM, FALAN FİLAN….

Çocukken kendi kendime programlar, çizelgeler filan yapardım. Güya bunlara uyunca daha başarılı olacaktım. Hiçbir zaman olmadı.

Uzun zaman diyet yapma ihtiyacım olmadı. Kırka yaklaştıkça, hele de ikinci çocuktan sonra biraz yapmam gerekliydi. Yapamadım.

Sonbaharda bir defter almıştım. Güzel bir defterdi, üstünde kedi resimleri vardı. Halbuki ben kedi hiç sevmem. Neyse, bir sayfada haftanın dört, birinde üç günü vardı. Her güne taş çatlasa benim yazımla beş satır sığardı. Öyle kısa kısa, bazen tek kelimeyle günlere dair not alacaktım. Bir ay geçti, geçmedi…Olmadı. Belki üstünde kedi olmasaydı da çiçek olsaydı, yazardım. Aslında çiçek de sevmem. Hoş, bunların hepsi bahane.

Alıp da okumaya yetişemediğim kitaplar birikti…birikti. Yüzdü, üç yüz oldu, belki de şimdi beş yüz.

Geçen yıl bu zamanlardı. Tam gaz birbiri peşisıra yazıyordum, Lezzetli Öyküler’in biri diğerini çağırıyordu. Uzun zamandır bunu beklemiştim.

Sonrasında blog macerası geldi. Bloga başladıktan kısa süre sonra bir yazı yazdım, bir günde binler okudu. Hatta bir günde sekiz bin hiti görünce şaşırdım.

Blog ayrı bir dünyaydı benim için. Onu mu yazayım, bunu mu yazayım derken, baktım her şeyi yazar oldum. Yediğim, okuduğum, gittiğim, gördüğüm, pişirdiğim, izlediğim…

Ben maymun iştahlının önde gideniyimdir. Hele ki bir iş yoluna girmeye görsün, işe yarayacak gibi olsun, bırakırım.

Bak şimdi kulağım çınladı, sol kulağım. Zira biri bu sebepten adımı anmakta.

Neyse…mevsim yine kış. Kışı severim ama yağmurlusunu. Kar boğar beni ve ben bu yıl boğuldum bu kıştan. Günlerdir bu soğuk günlerin ardından gelecek baharın hayalindeyim.

Bir de…nicedir her yanıma iğneler batmakta, çeşit çeşit. Çıkarmazsam onları olmaz. Temizleyeyim ki onları, ancak rahata ereyim.

Zaten seyyah yine yollara düşecek, otel odalarının kimsesizliğinin ıssızlığında kendine dönecek.

Kedili deftere yazamadım kısa kısa ama başka bir yerde bir takvimin üstüne garantisi olmayan bir hayatın günlerine dair nakışlar işlenmekte.

Lakin ben hayatın plana, programa gelmeyeceğini iyi bilirim. Malum insanoğlu bir var…bir yok…

Neyse, benim iğneleri temizlemem lazım.

Arada size oralardan, gittiğim yerlerden yazarım. Bir de tabii, okuduğum kitaplardan çok sevdiklerim olursa onları da size anlatmam lazım.

Size klasik kokteyllerden üç içki borcum var, aklımda. Hem de en güzelleri kalmıştı ama olsun, makul zamanda birlikte içeriz yine.

Öyle yani…

Yayınlandı: on 14 Şubat 2012 at 20:30  Yorumlar (10)  
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 317 other followers